13 Temmuz 2009 Pazartesi

cat-bus


hala yerleşemedim tam anlamıyla. küçük küçük koliler kaldı, içinde işe yaramayan makyaj malzemeleri, kolyeler, kalemler, kağıtlar, notlarla dolu, bir türlü nereye koymalı bilemiyorum. televizyon işi de olmadı, çatıya çanak takılamıyormuymuş mu neymiş. dün gece mert televizyonun arkasına bıçak sokarak görüntü yakalamayı başardı, bir zafer edasıyla gülümsedi, ben de güldüm kumandayı elime alıp zap yapmayı ne çok özlemişim. bu sabah da derse geç kalmak pahasına kanald ayarlamaya calıstı bana, aşkı memnu izleyecektim lakin geniş açıyla tutmak gerekiyormuş, olmadı.


bunların dışında bi yere yerleşmek zormuş. hergün gelip giden tesisatçılar, elektrikçiler ama çözülemeyen sorunlar. mesela banyodan arada bir gelen koku, lodos olunca olurmuş bütün evlerde diye erteleniyor. geçen gün alarm kilitlendi, içerde kaldım, ertesi sabah teknik servisten birisi geldi, tüm apartmanı sağır etme pahasına onu delicesine öttürerek beni bu dertten kurtardı. duş perdesi bilmem neyi ayarlamak için de birileri lazım, sonra bir ara yine koçtaş ikea turu düzenlemek lazım derken günler bitiyor. hem çiçek sulamak için pembiş bir aletim var ama hala çiçeğim bile yok balkonda.

balkonum var bu arada, böyle uzağından denizi ve köprünün ayağını görüyor. çok matah bişey değil elbet ama balkon keyfi de bambaşkaymış çok hoşlandım bundan. sabah akşam ordayım neredeyse. balkonda kahvaltı, balkonda kahve keyfi, balkon kokteylleri, balkon birası, balkonda kahvaltı falan işte. dün gece bi hisarüstü gercegini daha yaşadık, tam camın kenarındaki masada oturmuş ders calısıyorken, bir davul zurna sesi duydum. yan apartmanın bahcesinde düğün varmış, on kişi halay cektiler falan. camdan izledik biz de. komikti, hisarüstü gercekleri dedik, kokan banyodan sonra.

ders calısma maksatlı evdeyim şuan, derse gitmedim. ne zamandır hiçbişey yazmadım, defterlerimi bile bazanın altına sakladım. bu blogu da kapatasım geliyor bu aralar yine, kendimi mantıklı davranmaya zorluyorum.


23 Haziran 2009 Salı

taşınma telaşesi

bi kaç saat önce evlenmeye karar verdim: kitap kolilerini kapının önüne taşırken belimin ağrıdı o an. bu kitapları taşıcak, kol kasları doğuştan güçlü biri olmalı ve ben en fazla makyaj malzemelerimi toplama derdiyle ugrasmalıyım. sonra düşündüm, benim bulacagım adam olsa olsa ben kitap kolilemekten bel fıtıgı olurken, osura osura bi köşede uyuyan biri olur. bi bucuk sene önce başka bir taşınma derdindeyken de evlenmeye karar verdigimi hatırladım, en çok şu kolileri koli bandıyla sağlamlaştırıp içine eşya doldurma zamanlarında. üşenmedim az önce okudum, o zamanlar bambaşka alemlerdeymişim. belki de evlenmek yerine kitap okumayı ve satın almayı bırakmalıyım, her raf bir koli ediyor.

yaa taşınıyorum ben işte, geçen sefer yazdıklarımı hatırlayıp buraya yine bi not düşüyim istedim. hem de bu sefer tek tek tek başıma, hem de okulun yanına. hisarüstüne alışabilcek miyim, okulun yanında olmak canımı sıkar mı, yaz okulu nasıl gecicek, yarın arabayla gelip eşyalarımı kim alıcak, yolda ayakkabılarıma zarar gelirse, bi terslik çıkar mı, yarın dörde kadar toplama işini bitirebilir miyim, nakliyecilere üç beş koli dedim yirmi otuz tane çıktı sorun çıkar mı gibi dertlerim var. saat gecenin üçü, ben oturmuş blog yazıyor, defdef'in annesinden gördüğüm şu şarkıyı dinliyor ve sandviç kemiriyorum.

15 Haziran 2009 Pazartesi

laylaylay

nihayet öss bitti, pazar günü sınav çıkışı gökçeyi ve o yaramaz gülüşünü gördüğüm an anladım bu işin iyi gittiğini. sonradan kontrol da ettik, gokce bu işten alnının akıyla sıyrılmayı başardı diyebilir miyiz, bence diyebiliriz. bakalım artık mühendislik mi okur, mimarlık mı, hangi okulu tercih eder, her kafadan bir ses çıkar da çıldırır mı, kendi bileceği iş. sanki dün değildi de aylar önceydi gibi uzak geliyor şu an.

dün akşam gokcenin artık üniversiteli olmasını kutlamak amaçlı, rakı ve tekila gecesi yaptık hep beraber. bizim pre-üniversiteli kız tekila shotlardan yüzü buruşuk ayrılınca ona hemen bi kokteyl yapıldı fesleğenli meslegenli. babam tekilanın kirazla harika gittiğini saptayıp, bol bol kiraz yedi. ben zaten bardagımı bir barmen edasıyla tuza bulamış bir ki üç saymadan içiyordum. dün geceki kutlamadan kalpli gözlüklerle fotograflar kaldı elimizde. en pembesi ve en kalplisi babaannemde hem de.

tekila demişken, asmalımescidde sokak tekilacıları çıktı da ne iyi oldu. melisle bira mira içtiğimiz yerden kalkıp, dönüşte hangi bara ugrasak da bi tekila ÇAKSAK diye düşünmekten çok yorulmuştuk. tekilanın üstüne mcflury yiyorduk bir de eve dönerken. ne cok özlüyorum o günleri.

bağlılık yemini ettiğim yeni içecek parantezdeki frozenlar bu arada. içtiği seyi torpilli isteyen erkeklerin ise long island ice tea veyahut buzsuz viski. bir de, ben istanbulu özledim sanırım daha bi hafta bile olmadı. hiç böyle özlememiştim.


*

05 Haziran 2009 Cuma

teo


ilkokul sonu ve ortaokul yıllarımı kaplayan bir dönem boyunca duvarlarımda teoman posterleri vardı. bir de hisar konseri sonrası yakalayıp elini tuttugum fotografım var. kısa saçlı, kalın cerceveli kemik gözlüklü, kargo pantalonlu bi genç kızım o zamanlar ve teoman hayranıyım, fotografımızı da cüzdanımda taşıyorum. dişçi koltugunda konser verdigi açıkhava konserini de dün gibi hatırlıyorum, sahnede boş bi dişçi koltugu görünce ne heyecanlanmıştım. o zamanlar konserlere yalnız değil, halamla gidiyordum tabi. şimdiki gibi en ucuz kategoriden bilet almak yerine, vipnin arkasını kapıyordum bir de. teomanın arkadasları, sebo (o zamanlar sebnem feraha sebo derdik), feridun filan orda oluyordu onları gördüm diye de heyecanlanıyordum. bir de kargo korayı görebilsem tam olucaktı.

teoman sevgimin köklü bir geçmişi var yani. bu utandıran anılarımla da barışmam lazım.

iki yabancı

çölde çayı ilk kez izlediğim zamanı hatırlıyorum ama iki yabancının aslında ne kadar güzel bir şarkı oldugunu unutmuşum. bana hep içi boş, fazla duygusal, can sıkıcı şarkılardan gibi gelmişti bugune kadar.

bütün gece evde tek basıma oturdum, telefonum bile çalmadı. telefonum bile çalmadı sözünün de ancak bir nazan öncel şarkısında olabilecegini düşünürdüm. hani gayet içli, yalnızlık kokan ama asla başıma gelmeyecek şeylerden. onu da unutmuşum.

hayatımın bu kısmını düşündüğümde şarkı sözlerinden araklamışım gibi geliyor, aslında gayet gerçek; yalnız başıma oturup tavana bakarken, iki yabancı dinliyordum. aklıma yakın zamanda teoman konseri oldugu geldi. hem de yarınmış. iki yabancıyı dinlemek istedim bir anda. sonra bileti aldım. yarın gece iki yabancı söylesin teoman açıkhavada, yıldızlara karşı.


günlerdir leonard cohen'e bilet almak için biletix sayfasını açıp, bu sefer kesin diye karar verip, bilet fiyatlarından dolayı devamlı vazgeciyordum, arkasından o işlemi de tamamladım.

sonra, 5 agustosta o konsere giderken tek başıma, bu geceyi hatırlayacagımı düşündüm.

önemli bir sınav öncesi, dance me to the end of love dinliyordum bir gece ve gtalktan konuştugum birisi vardı. heyecanlanmıştım, içim içime sığmıyordu. bir gün yalnız başıma oturmuş iki yabancı dinlerken, o geceyi hatırlayabilecegimi ve sonra da leonard cohen konserine gidecegimi hiç düşünmemiştim. dahası yıllar sonra o gecenin bana hüzün verebilecegini düşünememiştim.

01 Haziran 2009 Pazartesi

gezgin bekirler

üç gündür evde buketin misafiri ispanyol gezginler vardı. gündüz çantalarını bırakıp gezdiler, akşam gelip bizim salonda uyudular, hatta dün gece erken gelip bize yemek yaptılar. iki gece önce, onlar uyuduktan sonra bir arkadasım gelmişti bana, salonda onlar oldugundan aralıkta bi yere çökmüş kokoreç yiyor bira içiyorduk, kız o sırada tuvalete kalkmıştı, bizi gördü ve dünyanın en olağan şeyiymiş gibi "haaay!" diyip tuvalete gitti sonra da tekrar yatıp uyudu, gözünde en ufak bir şaşkınlık belirtisi bile göremedik. ben bile kendi dururumu o anda garipsiyorum, bu kızınki nasıl iş ne cesaret diye hayretle bakakaldım.

bi kere ben gezgin ruhlu değilimdir. bu özellik babamdan geçmiş herhalde bana, o da gezmeyi farklı yerlerde kalmayı hiç sevmez acayip tutucudur bu konularda. her sene tatil diye aynı yere aynı otele giderdik biz küçükken. sonraları annemle başbaşa tatil yapmaya başladıklarında birkaç farklı yere gittiler ama o da arkadaş zoruyla oldu tahminimce. ben de özellikle uzun yolculuklardan nefret ederim, kalacagım yerde hemen evimi özlemeye başlarım, maceradan kaçınırım. sırf bu yüzden ömrümün sonuna kadar amerika ve avustralya taraflarını görmeyecegimi düşünüyorum, o kadar eminim. üstelik erasmus exchange gibi bir hayalim bile olmadı bugune kadar.

ikincisi, ben gezgin ruhundan zerre anlamam ve hazetmem. böyle trenle beş günde italyaya varıp, sokaklarda yatarak, harika bir maceraydı diye anlatan, sırtlarında kocamaan çantalarla fotograflarını gösteren insanları da anlayamadım bu güne kadar. hadi trenle ucuz yolculuk kısmını gectim, bi hostelda bile kalacak paran yoksa ne diye çıkarsın o yolculuklara bu nasıl bir avrupa merağıdır bunu hele hiç anlayamadım. yok saçımı oralarda kendim kestim, konserve yedim, bankta uyudum ama ne oldu: eiffelin önünde fotografım var, pisa kulesini elimle yaslanıyormuş gibi yaparak fotograf cektirdim.

şimdi böyle söyleniyorum ama eve misafir gelen ispanyol arkadaslara ellerimle turk kahvesi yaptım, halay nasıl cekilir gösterdim, pek de sevdim. sonra da kendi kendime gıcık oldum, bir adaya gidelim diye konuşuyoruz kaç aydır, bir gece bile kalmıcaz belki ama bitürlü motive olup gidemiyoruz. iki sene önce melisle bodruma gidecektik, altı üstü bi bavul hazırlamak ve akmerkezin önünden havaşa binmek gerekiyordu, günlerce ucak bileti ayarlamak için bir telefon bile etmedik dışarı çıktık geç geldik geç uyandık ay bugun de gitmeye üşendik derken bi haftası istanbulda gitti tatil kısmının. şimdi gezgin ruhluları görünce, değişikliğe ne kadar kapalı, alışkanlıklarına ne bağlı bir insanım diye kendime kızıyorum. misafir arkadas dokuz ay önce diskoda tanıştıgı kızı kapmış, kalacak yeri bedavaya getirmiş, sultanahmet senin, çarşı pazar benim geziyor. ben bavul hazırlamaktan, kendi evim dışında bi yerde yatıya kalmaktan bile nefret ediyorum. tamam bu yaz için ben de herkes gibi interrail hayali kurdum ama herseye rağmen uçakla gidip uçakla dönmeyi şart koydum.

31 Mayıs 2009 Pazar

*

" odile'in söyledikleri ilginç seyler miydi? sanmam, ama bütün marcenatlarda eksik olan bişey vardı: yaşama aşkı vardı onda. bilinmedik bir öz, kendimizi durmuş oturmuş bir kimyasal düzene dönüştürmemiz için oluşumumuzda eksik olan bir öz çıkarırlar da ondan severiz insanları. odile'den daha güzel kadın tanımadıysam da, daha göz kamaştırıcı daha akıllı kadınlar tanımıştım, hiçbiri dünyayı böylesine elimin altına getirememişlerdi. gereğinden fazla okumak, yalnız başıma düşüncelere dalmak, ağaçlardan, çiçeklerden, toprak kokusundan, gökyüzünün güzelliğinden, havanın serinliğinden uzaklaştırmıştı beni. simdi odile her sabah bütün bunları toplayıp getiriyor, demet demet ayaklarımın dibine bırakıyordu. "



*iklimler / andre maurois

26 Mayıs 2009 Salı

naber?

iyi miyim? evet evet bence çok iyiyim. belki de hiç iyi değilim. aslında iyi değilim ama kötü de değilim. yoksa kafam mı karışık. daha da mı çok karıştı. sınavlarım da var üstelik. hiçbişey yazasım hatırlayasım yok. bir yanda bebek gibi yeniden doğdum derken, diğer yanda kendimi on sene birden yaşlanmış nasıl hissedebilirim. bir yanda hayatım bir ay içinde nasıl bu kadar altüst oldu diye manzaraya dalmışken, diğer yandan 'alttı, üst oldu' lafına nasıl böyle içtenlikle inanabilirim. çok mu hırpaladım yoksa hırpalandım mı. insan hırpalandıgına inanmayı daha cok istiyor galiba. terketmek mi kolay terkedilmek mi sorusu gibi, aslında ikisi de çok zor, ya da ikisi de çok kolay. birkaç göz yaşı, yanlış yerlerde patlak veren ağlama krizi, dolaptaki rakıyı görüp hüzünlenme, sonra eskimiş tişörtleri başkalarına dağıtmak falan gibi işler. diğer yandan hayat devam ediyor yani eskilerin sözü ölenle ölünmüyor. hayat devam ediyor, ben yine makyaj yapıyorum, diyet yapıp 3 kilo veriyorum, evden cıkarken şöyle bir aynaya bakıp kendime göz kırpıyorum, çok gülüyorum, en azından eskisinden daha az ağlıyorum, saatlerce telefonda konuşuyorum, bazı geceler dışarı çıkıp zilzurna eve geliyorum falan filan. diyorum ki çok güçlüyüm, sonra diyorum ki ama hayalkırıklıklarından da çok korkardım. en çok düşündüğüm şeylerden biri: aşkla arkadaşlık arasındaki o ince çizgi. bir diğeri de acaba yaşadıgımız ilişkilere önceden hayatımıza giren insanlar mı yön veriyor. eğer öyleyse bundan sonra hayatına girecek olan erkek çok şanssız dedi birisi bana. doğru mu acaba. keşke bazı soruların cevabı çok net, bazı duygular dümdüz, bazı hayatlar sarsıntısız olsa. -ydı. hiç yaşlanmasak veya hiç büyümeseydik. veya bazı zamanları, yılları, günleri bir kavanoza hapsedip orda yaşayabilseydik. zaman hiç değişmeseydi. kavanozun içinde olsaydık dışarılara da kapalı olurduk hem o zaman böyle yıpranmazdık. aslında o zaman da yıpranırdık çünkü herkes hapsolmuşluk hissinden korkar. değil mi. hem madem kavanoza girilmiyor, zaman da değişiyor, buna ayak uydurmak gerekiyor. bu kadar hızlı dönmese dünya, başım dönüyor.

20 Mayıs 2009 Çarşamba

bebek

ne zaman ki türkçe pop şarkıları dinleyip onlardan anlamlar çıkarmaya başlıyorum, o zaman ya aşık oluyorum ya da cok acı çekiyorum demek. yani, ne zamanki turkçe pop şarkıları dinleyip onlardan anlamlar çıkarmaya başlıyorum, o zaman psikolojim gercekten bişekilde bozulmuş demek oluyor. bu demek değil ki, normal zamanlarım yok; normal zamanlarımda da turkçe popun kraliçesi lakaplarını kendime son derece uygun buluyorum. işte öyle bir coşkulanabilme potansiyelim var türkçe popla.

bu sabah da demet akalın dinliyorum mesela. kimilerinin en büyük hayali canlı radiohead dinlemektir, benimkisi de tarkan izlemek. okulda çıkan çok popülist diye burun kıvrılan o gruba da ben eşlik ettim. oo-oo-tomatik dansım meşhur, en çok sevdiklerimden biri nil, sabancıda hande yener cıkıyormuş, demet akalın konserine gitsek mi?

16 Mayıs 2009 Cumartesi

sakin

içimden yazmak gelmiyor bu aralar. belki de hatırlamamak üzerine kurdugumdandır günlerimi ya günlüklerimle de aram açık o yüzden. bahar da geldi, havalar çok sıcakladının ötesinde cümle kurasım yok. her gece dışarı çıkasım, içkiler içesim, hiç durmadan yürüyesim var bir de. gecen taşoda gecesi sarhoş oldum mesela, hayat bana güzel diyordum yıldızlara bakarken. sonra gercekten hayat bana güzel oldu. bişeyler gidiyor, değişiyor mesela hayatımda bana mısın demiyorum. tamam iki gece önce duvardaki bi fotoğraf ağlattı beni ama dün gece de çok mutluydum. neden olmasın ki, illa kısıtlamamak kalıplaştırmamak gerekiyor-muş bazı seyleri, haa bir de korkmamak. bir videonun sonunda 32 dişimle gülüp heh diyorum, gece denize karşı oturmuş bira içerken fotograf makinemi çıkarıp ayakkabılarımızı cekiyorum; yer bebek sahil, manzaranın alası orasıymış meğer, bira bakkalda ikibucuk milyon yanında benden gelen ama böyle olmaz ki birisi kızar lafları ve sakinleştirilip keyfini çıkarmak bedava, taksi 20 lira yazıyor citysin önünde inip kalan yolu yürümek şartıyla.



tesadüf bu ya, ortaköyden gecerken ellerinde bira yürüyen dört adama rastlanıyor bir de, hepsi tanıdık. hele bir tanesi... kalanı üç nokta.

03 Mayıs 2009 Pazar

sıkıntı

ben de istiyorum neşeli, eğlenceli, pervasız bir kız olayım. ben de istiyorum ki, kutu yarışmasındaki adam bu sefer 500bini alacak mı diye endişelenmek yerine bi tane film izleyip hakkında yorum yapayım.böyle güzel müziklerim olsun zeki müren-ferdi özbeğen-nil karaibrahimgil üçlüsünden kurtulayım. begendiğim ayakkabıya bakarken bir kere de indirimi beklemeden gönül rahatlıgıyla alayım. ben de istiyorum, begendiğim kıyafetler üstümde vitrin mankenlerinde durdugu kadar güzel dursun. harika bir ilişki yaşıyım güllerle orkidelerle donatılayım, sevgilimin arkadaslarıyla süper iyi geçineyim, bir arkadas grubum olsun bölümden bazı geceler yemege çıkayım. sınava bir gece kala çalışmaya başlayıp gecebilecek notları alayım. bazı kitapları hiç sıkılmadan okuyayım. hem annemle babama yakın olayım hem de yalnız yaşayayım.


benim listem böyle uzayıp gidiyor. herseye söylenirken arada bir de şükretmek gerekiyor. mi gerekiyor.